akkuyu nükleer enerji santrali

akkuyu nükleer enerji santrali halkın anlayacağı dilden yazılmiş bir site. önce okuyun sonra eleştirin lütfen Arap ülkeleri en büyük müşterileriydi. Tüm fabrika bir anda sessizliğe bürünmüştü.

Cafer Beyin Mumları

Cafer Bey, İstanbul’daki büyük bir fabrikalardan birinin sahibiydi. Diğer birçok fabrika gibi, özellikle yurtdışına gönderilmek üzere soğutucular üretiyordu. Nasılsa Araplarda hem para hem de sıcak hava bol olduğuna göre, Cafer Beyin fabrikasının pazarlama sorunu hiç olmayacak gibi görünüyordu. Çoğu zaman malı üretmeden, hem siparişi hem de ücretini önceden alabiliyordu. Kısac

ası işler tıkırındaydı.


Öğle yemeğinden sonra odasına çekilmiş televizyondaki haberleri izlemeye dalmasının üstünden bir-iki saat geçmeden elektriklerin kesilmesiyle oluşan büyük sessizliğin ektisiyle sanki kafasına balyoz yemiş gibi sıçrayarak yerinden kalktı. Fabrikada tek duyulan ses, sistemlerin tekrar çalışması için sağa sola koşuşturan teknisyenlerin ve onları yöneten mühendislerin bağrışmalarıydı. Öğlen yediği yemeğin ağırlığı da üstüne çökünce koltuğunda oturup kalan Cafer Bey göz kapaklarının kapanmasına engel olamıyordu. Akşam fabrikasındaki ofisinde uyuyakaldığı masasından, bir karacayı tek başına yedikten sonra güneş altında uyuşmuş aslan gibi gerneşerek uyanan Cafer Bey, şoförüne aracı hazırlamasını söylerken bir yandan da yavaş yavaş çantasını topluyordu. Yarım saat sonra evindeydi Cafer Bey. Evdeki yardımcı hanım (Artık evdeki hizmetçilere yardımcı deniliyordu) akşam sofrasını çoktan kurmuştu bile. Cafer Bey bir iki şey atıştırdıktan sonra doğru yatağına gitti çünkü sabah tam 0815’de Japonya’daki iş ortağı ve onun önerdiği başka bir firma ile telekonferans randevusu vardı. “Bu gavurlar da neden hep böyle münasebetsiz zamana randevu verirler anlamadım gitti.” diye homurdana homurdana yatağına giderken aklına İstanbul ile Tokyo arasındaki zaman farkı gelince homurtuyu keserek yarın yapacağı konferans sonucunda Japonya’ya yapılacak olan ilk ihracatının, toplam ihracatını ne kadar daha arttıracağını hayal ederek derin bir uykuya daldı. Öyle ya, Japonya gibi Dünya teknoloji merkezi olan bir ülkeye teknoloji ürünü mallarını satabilecekti. Geceden alarmını ayarladığı cep telefonunun ilk çığlığı ile şimşek gibi yatağından fırlayan Cafer Bey, her zamanki alışkanlığı ile doğrudan banyoya gittiğinde elektriklerin kesik olduğunu fark edince banyonun her bir köşesine konulmuş mumlardan bir kaçını yakarak duşunu aldı. Yardımcı hanım sabahki randevudan önceden haberdar edildiği için, Cafer Bey kalmadan çok önce uyanmış, kahvaltıyı hazırlamıştı bile. Cafer Bey çayından bir yudum alıp bol kaşarlı karışık tostunu ısırdığında canı sıkılmıştı. Hemen yardımcı hanımı çağırıp bir güzel haşladı. Zavallı kadın, elektrikler kesik olduğundan dolayı tostu mum ışığında hazırladığı için biraz sert olduğunu anlatmaya çabalarken Cafer Bey malikânesinden çıkmıştı bile. Günün bu ilk aksiliğini kafaya takmamak için yol boyunca gazetelerin ekonomi başlıklarına baktığından İstanbul trafiğinin sıkışıklığı pek dikkatini çekmemişti. Fabrikadaki ofisine geldiğinde telekonferansın başlamasına daha 20 dakika olduğunu görünce rahatlamıştı ki, fabrikadaki farklılık dikkatini çekti. Tüm fabrikada her köşede mumlar yakılmış, işçiler mum ışığında sessizce ama harıl harıl çalışıyor, mal üretiyordular. İçinden muzipçe gülümseyerek “Ulan elektriğin kesilmesi iyi mi olmuş ne? Baksana bizim işçiler ne kadar da romantik ortamda çalışıyorlar.” diye düşünmeden kendini alamadı. Saat sekizi birkaç dakika geçe telekonferansın, aslında teletoplantı demek daha doğrusuydu ama nedense bilgi işlem müdürü hep telekonferans diyordu, tüm hazırlıkları yapılmış, bilgisayarlar ve kameralar ayarlanmış, ışığın bol olması için konferans odasının her köşesine kocaman kocaman mumlar yerleştirilmiş ve hepsi de yakılmıştı. Saat tam 0810 olduğunda bağlantı tekrar kontrol edildi. Karşı taraf ışığın biraz az olduğunu belirttiğinde fabrikada elektriklerin kesik olduğu için telekonferansın mum ışığında yapılmak zorunda kalındığı için özür dilendi. Japon teknisyen aval aval bakarken, toplantıya katılacak müşteri firmanın CEO’su ve yardımcılarının yerlerini aldığı kameradan net olarak görülebiliyordu. Planlandığı gibi tam 0815 de teletoplantı başladı. İlk olarak söz fabrika müdürü üretim çeşitleri ve kapasiteleri hakkında birkaç açıklama yaptıktan sonra sözü finans müdürüne devretti. Finans müdürü karşısındaki Japonları onların usulü ile selamladığında Japonların dikkatinin bir anda zirve yaptığını fark eden Cafer Bey, Hasan Beyi finans müdür yaptığı için ne kadar isabetli bir seçim yaptığını düşünmeye başladığında Hasan Bey Japonlara bir takım sayıları okumaktaydı. Türk tarafının romantik havası kameraların karşındaki Japonları da etkilemiş olmalıydıki, teletoplantı planlanandan daha kısa sürmüş ve Japonlar yaklaşık 3 milyar dolarlık bir sipariş vermeyi düşündüklerini, bunun detaylarını görüşmek ve sözleşmelerini yapmak için aynı gün bir heyetin İstanbul’a gönderileceğini bildirdiklerinde Cafer Bey için için elektrik kesintisini sevdiğini fark etmişti. Ertesi gün Japon heyeti söz verdikleri saatte fabrikadaydı. Hemen görüşmelere başlanıldı. Japonlar ne alacaklarını çok iyi biliyordular. Hemen bir sözleşme yapıldı ve fabrikanın üretim planları da bu siparişe göre değiştirildi. Elektrikler hala kesikti ama fabrikada üretim aynı hızla, hatta daha hızlı devam ediyordu. Ofisinin penceresinden üretim bandını seyreden Cafer Bey, üretim bandında robotlar gibi çalışan işçilerin, gerçek robotlarla rekabet edercesine düzenli ve ritmik olarak çalıştıklarını görebiliyordu. Telefonu kaldırarak başmühendisi odasına göndermelerini söylediğinden üç dakika sonra başmühendis karşısına dikilmişti bile. İşçilerin robot gibi hızlı ve düzenli ama yüzlerinde büyük bir mutluluk ile çalışmalarını gösterdiği başmühendise bunun sebebini sordu ilk önce. Başmühendis Ali Bey de şaşkındı bu işe. “Sanırım elektrik kesildiği için her köşeye koyduğumuz mumlar işçileri romantik bir havaya soktu, onun için bu kadar mutlu olduklarını düşünüyorum.” diye açıklama yapmaya çalışıyordu. Başmühendis Ali Beyin bu açıklaması Cafer Beyin de aklına yatmıyor değildi doğrusu. Başmühendis Ali Bey, tüm şehirde elektriklerin kesik olduğunu söyleyince, Cafer Beyin yıllardır aklına takılan “Elektrik olmasaydı ne yapardık?” sorusuna en iyi cevabı bulabileceği gelivermişti. Öyle ya fabrikada hiçbir şey değişmemişti. Tek değişen elektrikli ışıklandırmalar durmuş, yerine konulan mumlar ise işçilerin daha hızlı ve daha verimli çalışmasını sağlamamış mıydı? Elektriksizliğin etkisini daha yakından görmek için Cafer Beyin aklına müthiş bir fikir geldi. Şoförüne kendisini en yakın metro istasyonuna bırakmasını söylediğinde şoför İhsan efendi dikiz aynasından melül melül bakakalmıştı. Bilet alıp metroya bindiğinde her şey tahmin ettiği gibiydi. Elektrik olmadığı için metro vagonların çeşitli yerlerine konulmuş yanar mumların ışığında seyahat eden yolcular birbirlerini eski günlere göre daha romantik bakışlarla süzüyordular. Son durakta metrodan inen Cafer Bey bir taksi çevirerek malikanesinin adresini söyledikten hemen sonra yorucu geçen metro yolculuğundan sonra arka koltukta uyuklamaya başlamıştı bile. Malikanesine geldiğinde her zaman yaptığı gibi doğrudan malikanenin giriş katında yer alan ısıtmalı havuza giderek kendini havuzun ılık sularına bıraktı. Birkaç kulaçtan sonra yorulduğunu fark edip sırt üstü yüzmeye geçince, havuzun kenarına dizilmiş yanar mumları fark etti. Kendi kendine “Mum ışığında yüzmek daha mı romantik yahu?” söylenmekte olduğunu ve suyun yüzünde daha kolay kaldığını fark etmişti. Havuzdan çıkıp, kurulandıktan sonra mutfağa yöneldi. Burnuna gelen nefis ızgara kokularından menüyü tahmin etmeye çalışarak masaya çöktü. Mutfak denilen yer çoğunun sandığı gibi, oniki metre karelik bir mekan değil, aksine tam tamına 105 metrekare alan kaplayan kocaman bir mekandı. Mekan büyük olduğu için de doğal olarak aydınlatabilmek için en azından birkaç düzine mum yakılmıştı. Mumların romantik ışığı ve hafif yanık mum kokusu altında yemeğini bitiren Cafer Bey, çalışma odasına geçip müzik dolabını çalıştırdığında, peşinden gelen yardımcı kadın odadaki bütün mumları yakma işini yeni bitirmişti. Hemen bilgisayarının başına geçen Cafer Bey, ekranı daha iyi görebilmek için sadece mumlardan birini daha yakına almak gereksinimini duymuştu. Açılan ekrandan doğrudan fabrikasının içini veya istediği herhangi bir bölümü görebilmekteydi. Üretim bölümüne göz attığında işçilerin hala huşu içinde çalıştıklarını görünce içi rahatladı. Başmühendisin odasına baktığında mum ışılarının altında hesaplara dalmış olan başmühendisin yüzündeki mutluluğu görünce daha da rahatlayan Cafer Bey, odasının kapısının kapalı olduğunu iyice kontrol ettikten sonra kamerasını yeni sevgilisi Aysu’nun yatak odasına çevirdi. Aysu da odasında birçok mum yakmış, Cafer Beyin bağlanmasını beklediği bilgisayarının başında kendini beklerken buldu. Sevgili Aysu’su sağ yanında daha parlak yanan mumum ışığında daha da romantik ve sevimli görünüyordu. Birkaç hal hatır sözcüğünden sonra sanal aleme dalmışlardı çünkü Aysu birkaç aylığına Amerika’ya gitmişti. Mecburen şimdilik sadece sanal takılabileceklerdi. Yaklaşık birkaç saat süren sohbetten sonra rahatlamış olarak yatak odasına yönelen Cafer Beyin gözüne, yirmi yıllık karısı Şükufe, yatak odasında yanan onca muma rağmen nedense hiç de romantik gelmemişti. Söylene söylene ve “İnşallah Şükufe uyumuştur da, benden bir şey beklemez” diyerek sessizce yatağına süzüldü. Derin uykuya dalmadan önce fabrikanın elektrik mühendisi Emrah Beyle olan tartışması aklına takılmıştı. Emrah Bey ısrarla “Elektrik kesilmelerine karşılık yedek üniteler kurmaktan, yedek enerji ünitesi kurulmaması halinde elektrik kesildiğinde işlerin sarpa saracağından” bahsedip dururdu hep. Bütün gün gördüklerinin etkisiyle mutlu şekilde yatağına uzanmış Cafer Bey içinden “Ulan deyyus Emrah, demek yedek ünite kuracağım diye benden para sızdıracaktın ha. Al işte elektrik kesildi de ne oldu? Her şey yine tıkırında hatta daha iyi yolunda gidiyor.” diye mırıldanmaktan kendini alamamıştı. Büyük bir sızlama ile uyandığında ne kadar uyuya kaldığını kestiremedi. Başının altına yastık yaptığı kolu uyuşmuş, sanki kolu yok olmuş gibiydi. Kolunu kıpırdatmak istediğinde kolunun kendini dinlemediğini görünce paniğe kapılan Cafer Bey, sol eli ile sağ kolunu yukarı kaldırıp bıraktığında sağ kolunun tekrar yanına düşüşünü, tekneden denize düşen bir adamın köpekbalığıyla yüzyüze geldiği andaki şaşkınlığı ile eşdeğer bir şaşkınlıkla ve korkuyla izlemek zorunda kalmıştı. “Aman Allah’ım felç oldum sanırım.” diye düşünürken, felçli biri olarak artık neleri yapamayacağını aklından geçiriyordu. Birkaç dakika sonra sağ kolunun hafif hafif de olsa canlanmaya başladığını hisseden Cafer Bey, telefona uzanarak fabrika doktorunu çağırdı. Birkaç dakika sonra gelen doktor Davut Bey, birkaç kontrolden sonra sadece koluna giden kan damarının katlanmaktan dolayı sıkışması sonucunda koluna kan gitmediği için sızı yaptığını söylediğinde artık sağ kolunu eskisi gibi oynatmaya başlayabilen Cafer Bey, doktora teşekkür ederek gönderdikten sonra fabrika müdürünü çağırdı. Fabrika müdürü Mahmut Bey odasına geldiğinde hala suratı asıktı. Fabrikadaki son durumu sorduğunda, Cafer Bey mahcup gözlerle bakarak “Efendim, öğleden beri elektriklerimiz hala kesik. İlgili kurumları aradık. Teknik bir arızadan dolayı üç gün daha elektrik vermeyeceklerini söylediler. Bu durumda yedek jeneratörlerimiz de olmadığı için dört gün daha üretim yapamayacağız demektir. Aksi gibi Arapların siparişi olan yüz bin soğutucuyu yetiştirmemiz mümkün değil. Adamları arayıp süre istedim. Yamyam herifler ek süre vermek bir yana, eğer üç gün içinde en azından elli bin soğutucuyu yollayamazsak siparişi iptal edeceklerini söyleyip telefonu yüzüme kapadılar. Depolar baktım sadece yirmi bin soğutucumuz var. Elektrik olsaydı kalan üç günde otuz bin siparişi yapabilir, sözleşmeyi uzatabilirdik ama artık mümkün değil”


Fabrika müdürü sözünü bitirdiğinde, “Ne ruyaydı be…” demekten kendini alamayan Cafer Beyin aklından çocukluğundan kalma bir tekerleme geçmeye başlamıştı. “Saldı Cefer, bez getir- tırlatmadan tez getir.”

NOT: Eğer bu deyimin orijinalini biliyorsanız “saldı” kelimesi yerine orijinalini koyabilirsiniz. DETAYLAR İÇİN : http://www.akkuyungs.net

http://akkuyu.webnode.com.tr/news/biraz-da-tersinden-bakalim/

RADYASYON ŞAKAYA VE CEHALETE GELMEZ.Karanlıkta Parlayan Radyum KızlarıBundan yüz yıl kadar önce, karanlıkta parlayan kol...
14/09/2019

RADYASYON ŞAKAYA VE CEHALETE GELMEZ.

Karanlıkta Parlayan Radyum Kızları

Bundan yüz yıl kadar önce, karanlıkta parlayan kol saatleri karşı konulamaz ölçüdeki bir yenilikti. Kadranları özel bir boyayla kaplanmış bu saatler her daim parlıyor ve bunun için güneş ışığına da gereksinim duyulmuyordu.

Bu saatleri ilk üreten fabrikalardan birisi, 1916 yılında New Jersey’de açıldı. Fabrika, Amerika’da daha sonra açacağı pek çok yeni tesisinde çalışacak binlerce işçisinin ilk 70’ini, 70 genç kızı işe aldı.

Kazancı nispeten daha yüksek ve itibarlı bir işti. Bu nedenle bir çok genç kız bu fabrikalarda çalışmak istedi zamanla. İş öylesine havalıydı ki, fabrikada çalışan kadınlar kız kardeşlerini ve arkadaşlarını da burada çalışmaya teşvik ediyorlardı.

Fabrikada çalışan kızlara, bazıları sadece 3,5 cm genişliğinde olan minik kadranları boyama işini düzgünce yapabilmeleri için boya fırçasını dudakları arasında sivriltmeleri öğretilmişti. Bir zanaat öğrendiklerini düşünen bu kızlar fırçayı her ağızlarına aldıklarında bir miktar da bu boyadan yutuyorlardı elbette.

Bu genç kızlar ne olduğunu tam olarak bilemedikleri bu maddeyi ağızlarına sokmakta başta tereddüt etse de fabrika yöneticilerinin kendilerinden emin bir biçimde verdikleri zararsız cevabı ile işlerini yaptılar.


Kullanılan boya, Nobel ödüllü kimyager Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından 1898’de keşfedilden radyoaktif bir elementi, radyumu içeriyordu.

Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bir bileşim karıştırılmış radyoaktif radyum tuzlarından ibaretti. Bu karışımda, radyum atomlarından salınan parçacıklar, çinko atomlarının enerji seviyesini artırarak titreşmelerini sağlıyor, bu da ortama yeşilimsi bir ışık yayılmasını sağlıyordu.

Parlayan elementin keşfedilmesinden bu yana, zarar verdiği aslında bilim çevresi tarafından biliniyordu. Marie Curie’nin kendisi de onu kullanması nedeniyle radyasyon yanıklarına maruz kalmıştı.

Fabrikadaki bu parlak toz, boyanın karıştırılması sırasında havaya da karışıyor devamında genç kızların saçlarına ve giysilerine yerleşiyordu. Fakat kızlar bu duruma bayılıyorlardı. İş çıkışı gidilen bir dans partisinde karanlıkta parlamayı kim istemez ki…

Bir kozmetik reklamı
Parlak rengin cazibesine sadece bu kızlar kapılmamıştı…

Bu karanlıkta parıldayan şey bir anda sağlıklı olmak ile eş tutulur olmuştu. Radyum, diş macunu, kozmetik malzemeler ve hatta yiyecek-içecek gibi ürünlerin katkı maddesi haline geldi.

“Radithor” adı verilen bu preparat, distile edilmiş suda çözünmüş küçük miktarlardaki radyumu içeriyordu. “Ölüyü dirilten ilaç” şeklinde ciddi biçimde reklamı yapılan karışım, pek çok sağlık sorununa çözüm olduğu vaadinde bulunuluyordu.

İnsanlar radyoaktivitenin enerji açığa çıkardığını biliyorlardı. Ve vücutlarına bu enerjiyi almalarının zararlı olabileceğini göremiyorlardı.

Golf oyuncusu ve sanayici olan Eben Byers, dört yıl boyunca her gün bir şişe radithor içmesiyle bilinirdi. 1932’de bu sebeple öldüğünde, Wall Street Journal gazetesi onun ölümünü, “Radyumlu su gayet güzeldi ta ki çenem eriyinceye kadar.” ifadeleriyle yazdı.

Radyum o zamanlarda çok pahalı bir madde idi doğal olarak endüstrilerini bu çerçevede kuran firmaların ve bu firmalarda görev alan bilim insanlarının gerçekleri halka anlatması sistemin çarkları içinde düşünülemezdi.

Radyasyon zehirlenmesi birden bire gerçekleşen bir durum değildi. Bu nedenle de fabrika işçilerindeki zehirlenme belirtilerinin ortaya çıkması yıllar aldı.

İlk ölüm 1922 yılında geldi…
1920’lerin başlarında, çalışan kızların bazılarında bitkinlik ve diş ağrısı gibi şikayetler oluşmaya başladı. Ve ilk ölüm olayı 1922 yılında gerçekleşti.

22 yaşındaki Mollie Maggia önce dişlerini yitirdi, devamında vücudunda enfeksiyonlar oluştu ve çene kemiği tamamen deforme oldu. Bir yıl devam eden acı dolu bir sürecin ardından öldü. Ölüm belgesinde frengi nedeniyle yaşamını yitirdiği yazıyordu.

Onu korkunç acılar içinde diğerleri izledi. 1924 yılı sonunda, fabrika işçilerinin yedisi bu gizemli hastalık nedeniyle ölmüştü bile

Artan ölüm ve hastalık vakaları dikkatleri çekmesine rağmen, kimse 19. yüzyılın mucizevi buluşu olan radyumun hastalıkların nedeni olduğuna inanmıyordu.

Saat fabrikasının sahibi olan US Radium şirketinin harekete geçerek bir soruşturma başlatması için iki yıl daha geçmesi gerekti. Ne var ki bu soruşturma da fabrikada çalışan kızların hastalıkları ve ölümleri radyum arasındaki ilişki doğrulansa da, şirketin patronu hemen karşıt bir araştırma başlattı. Sonuçlar kamuoyundan bir biçimde saklandı.

Neyse ki 1925’te Harrison Martland adında bir doktor, radyumun kadınları zehirlediğini yaptığı çalışmalar ile kanıtladı. Dr. Martland, yapılan incelemelerin sonucunda saat boyayan genç kızların esrarengiz hastalıkların nedeninin radyum olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmişti. Bulgularını 1925 yılında Journal of American Medical Association dergisinde yayınladı.

Fabrikanın çalışanlarından Grace Fryer, dört arkadaşı ile birlikte 1925 yılında şirketi dava etmeye karar verdi. Fakat iki yıl boyunca kendilerini savunacak bir avukat bulamadılar. Sonunda, 1927’de, Raymond Berry adında genç bir avukat davalarını kabul etti.

Bu dava ile birlikte haber dünya çapında yankı buldu. Cesaret alan başka kadınlar da şirket aleyhine dava açtı.

Çekişmeli geçen sürecin ardından, 1928 yılında dava sonuca bağlandı ve US Radium firmasının her bir davalıya 10.000 dolar tazminat ödemesine, ölene kadar da 600 dolar aylık bağlamasına ve tüm tıbbi bakım ücretlerini de üstlenmesine karar verildi.

1939 yılında Yüksek Mahkeme şirketin son itirazını da reddetti. Bundan bir yıl öncesinde de Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi radyum içeren ürünlerin yanıltıcı biçimde paketlenmesine yasak getirdi. Radyumlu boyanın kullanımı zaman içinde yavaş yavaş azaldı. 1968 yılından bu yana da saatlerde kullanılmıyor.

Radyum kızları yaşadıkları tüm acılara radyoaktivite alanındaki bilimsel birikimimiz konusunda kalıcı bir miras bıraktılar.

20/07/2019

Kocaeli'de toprağa gömülü halede büyük miktarda radyasyonu madde olduğu ortaya çıktı.

Çernobil, artık benim için “26 Nisan 1986’da Ukrayna’da gerçekleşen ve direkt veya dolaylı olarak binlerce insanın ölümü...
06/07/2019

Çernobil, artık benim için “26 Nisan 1986’da Ukrayna’da gerçekleşen ve direkt veya dolaylı olarak binlerce insanın ölümüne sebep olan nükleer patlama”dan çok daha fazlası. Çernobil, insanoğlunun kendi kendine yarattığı ve asla kazanamayacağı bir savaş. Aynı zamanda politika ve siyasetin yalanlarını, ihmallerini ve iki yüzlüğünü bir kez daha, çok sert bir şekilde yüzümüze vuran bir utanç.

Erdoğan birde çernobildeki santrali yapan rus firmasına Türkiye'nin gözbebeği tarım ve turizm bölgesinde bir nükleer santral yaptırıyor.

Fahiş fiyata en kıymetli ve en yoğun nüfusun bulunduğu topraklarımıza bir saatli bomba yerleştiriyor pimini de ruslara emanet ediyor!!!

Akkuyuda olacak en küçük bir kaza Adana Mersin Gazipaşa bölgesindeki tarım alanlarımızı, Antalya ve Muğla bölgesindeki turizm bölgelerimizi vurur tarımda turizmde sıfırlanır demedi demeyin....

Chernobyl dizisini internetten bulun izleyin izletin

On April 26, 1986, the Chernobyl Nuclear Power Plant in Ukraine, Soviet Union suffered a massive explosion that released radioactive material across Belarus,...

BELANIN BİRİNDEN DAHA KURTULDUK.
27/06/2019

BELANIN BİRİNDEN DAHA KURTULDUK.

Gazeteci Murat Yetkin'in yazısına göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2023 hedefleri arasında saydığı Japonlarla Sinop nükleer enerji santrali projesinin durduğunu açıkladı.

15/06/2019

S400 LERİN ALTINDA YATAN KORKUNÇ GERÇEK

Bir zamanlar övüncümüz, gururumuz göklerin kartalları olan Türk Hava Kuvvetleri, Cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadığı kadar zor bir durumun içindedir.
Neden?

Ülkelerin hava kuvvetlerinde ki en caydırıcı silah sahip oldukları savaş uçaklarıdır.

Savaşta ve barışta en etkili güç budur. Envanterler de 1. Sıraya yazılır. Ülkelerin hava gücü savaş uçaklarının sayısı ve bu uçakların özelliklerinden olan, düşük görünürlük, dahili silah yuvası, yüksek manevra kabiliyeti, artırılmış durumsal farkındalık ve sensor füzyonu gibi özellikleri ile değerlendirilir.

Her zaman olduğu gibi herkesin anlayabileceği ve çok basit bir şekilde, AKP iktidarının Türkiye Cumhuriyetine hizmet yerine ne şekilde zarar verdiğini, TSK'yı nasıl bitirdiğini anlatacağım.

Önce Türk Hava Kuvvetlerinin savaş uçakları envanterine bir göz atalım.

F16 SAVAŞ UÇAKLARI
36 adet F-16 Block 30
101 adet F-16 Block 40
71 adet F-16 Block 50
29 adet F-16 Block 50+
Toplam 237 adet

Felaket bunun neresinde, ne güzel işte oldukça fazla uçağımız var diye mi düşünüyorsunuz?

Lütfen okumaya devam edelim.

Her ne kadar 237 tane savaş uçağımız olsa da özellikleri bakımından etkin ve caydırıcı güce sahip olan F16 savaş uçağımızın sayısı 120 adettir. Yani 71 adet F-16 Block 50+ ve 29 adet F-16 Block 50+ = 120 (toplam 120 adet)

Kalan 117 savaş uçağımız teknolojik özellikleri bakımından eksik ve yetersizdir.

F-16 uçaklarının bakımları iyi yapıldığı sürece 8 Bin saat ve 35 yıl görev yapabilirler. Buna karşın ABD ordusu 8 bin saati dolduran uçaklarını emekliye ayırmaktadır. Mali imkânı ABD kadar gelişmemiş ülkeler ise modernizasyon faaliyetiyle uçakların ömürlerini uzatma yolunu tercih etmektedirler. Ama ne kadar iyi bakım veya modernizasyon yapılırsa yapılsın bu uçakların kullanım ömrünün maksimum 12 Bin saatin ve 35 yılın üzerine çıkarılması mümkün değil, imkansızdır.

Bu uçakların en son versiyonu F16 Block50+ ve F-16V serileridir. Bu seri savaş uçakları her bakımdan diğer F 16 savaş uçaklarından üstündür.

Türkiye Cumhuriyetinin envanterinde bulunmayan F-16V serisinden 120 tanesine komşumuz Yunanistan sahip olmak üzeredir. (Bugün itibarıyla 40 tanesi kullanımdadır)

Şimdi sıkı durun.

1- Her fırsatta savunma sanayini şaha kaldırdık, Türk Silahlı kuvvetlerine hayat verdik diyerek övünen, meydanlarda salyalı naralar atarak halkı galeyana getiren AKP iktidarı döneminde tek bir tane dahi savaş uçağı alınmamış ve Hava kuvvetleri envanterine dahil edilmemiştir.

2- Türk Hava Kuvvetlerinin envanterine giren en genç F16 serisi savaş uçağı 31 yaşındadır.

3- Her ne kadar iyi bakım yapılmış ve modernize edilmiş olsa da envanterimizde bulunan savaş uçaklarının ömürlerini tamamlamasına maksimum 4 yıllık bir süre kalmıştır.

4- Dört yıl sonra Hava kuvvetlerimiz tamamen savunmasız bir durumda kalacaktır.

Yunanistan, yakın zamanda farklı blok modellerindeki yaklaşık 120 tane F-16 savaş uçağını F-16V seviyesinde modernize etmek için ABD ile anlaştı. Bu anlaşmanın ardından akla “Türkiye buna karşı ne yapacak sorusu gelmektedir?

İşte Rus S400 hava savunma sisteminde ki ısrarın cevabı budur. 16 yıl boyunca kendilerine ve yandaşlarına lale devrini yaşatan AKP iktidarı Türk Silahlı Kuvvetlerini çöküşün eşiğine getirmiştir. Egede Yunanistan Dengeleri kendi lehine değiştirmiş bunun verdiği cesaretle adalarımızı işgal etmeye başlamıştır.

Ülkemiz bir başka hamle yapmazsa Türk Hava Kuvvetleri belli bir süre sonra (yaklaşık 4-5 sene) caydırıcı gücünü kaybedecek, yaşanabilecek bir olay karşısında aktif olarak saldırı pozisyonunda olabilecek pozisyondan daha ziyade belki S400’e güvenerek savunma ağırlıklı bir yol seçmek zorunda kalacaktır. Bu arada Rusya’ya karşı çaresiz durumda olacağımızı ifade etmeye bile gerek duymuyorum.

Şimdi AKP'li vatandaşların “almayalım yapalım” dediğini duyar gibiyim.

Öncelikle öyle, ha deyince çok gelişmiş bir uçak yapamazsınız arkadaşlar.
Şu an size söylenen yerli ve milli olduğu iddia edilen Atak Helikopterleri, Altay Tankı, İHA ve SİHA ların da % 100 Türk üretimi olduğu kesinlikle doğru değildir.

Atak Helikopterlerinin tasarımcısı ve üreticisi İtalyanların AgustaWestland firmasıdır. İtalyan silahlı kuvvetleri tarafından Rantabl ve etkili olmadığı gerekçesiyle envanterlerinden çıkardığı hava savunma ve saldırı helikopterleridir.

Altay Tankının güç grubu geliştirilmesi ihalesi için 5 firma teklife çağrı dosyası verilmiş Altay tankının güç grubu geliştirilmesi için TÜMOSAN ile anlaşılmıştı. TÜMOSAN teknoloji yetersizliği nedeniyle proje için yabancı ortak aramış ancak bulamamıştı . Yabancı ortak bulunamaması nedeniyle Savunma bakanlığı tarafından ihale iptal edilmişti.

İHA ve SİHA'ların Motor aksamı Avusturya dan ve İsrail kökenli bir markanın Amerika’da faaliyet gösteren firmalarından tedarik edilmektedir.

Şimdi bu bilgilere ‘’doğru değildir’’ diyebilecek bir araştırmacı, bir gazeteci, bir vatandaş veya bir uzman çıkar ve gerçekten doğru olmadığını belgeleriyle ispat ederse;
Şerefim ve namusum üzerine yemin ederim ki bundan böyle AKP iktidarı ve politikaları aleyhine tek bir harf dahi yazmayacağım. Halkımdan özür dileyecek ve ‘’ben bir yalancıyım’’ diyerek gazeteciliği bırakacağım.

Temel Sağıroğlu

https://youtu.be/s9APLXM9Ei8    Bu diziyi izleyin ve izletin (internette var ) tayyibin ruslara bir benzerini Mersin Akk...
12/06/2019

https://youtu.be/s9APLXM9Ei8 Bu diziyi izleyin ve izletin (internette var ) tayyibin ruslara bir benzerini Mersin Akkuyu'da yaptırdığı patlamaz denilen nükleer reaktörün nasıl patladığını yaşanan korkunç insani dramları ve çevre felaketini rusların olayı nasıl aptalca yönettiğini belgesel tadında bir diziyle anlatmışlar.
Nükleer güç santralleri ve nükleer silahlar dünya çapında yasaklanmalı sadece bilimsel amaçlı reaktörlere izin verilmelidir...

On April 26, 1986, the Chernobyl Nuclear Power Plant in Ukraine, Soviet Union suffered a massive explosion that released radioactive material across Belarus,...

Address

Mersin

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when akkuyu nükleer enerji santrali posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to akkuyu nükleer enerji santrali:

Share