Şöhretli Emekli Danışmanlık

Şöhretli Emekli Danışmanlık Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Şöhretli Emekli Danışmanlık, Consulting Agency, Medrese Mahallesi Final Dershanesi Altı Bina 5 kat 4/43, Yozgat.

27/04/2026

SESSİZLİK GÜÇTÜR.

Bağıran herkes güçlü değildir.
Çoğu, kontrolünü kaybettiği için gürültü çıkarır.

Marcus Aurelius sana şunu öğretir:
Kendine hükmedemeyen, hiçbir şeye hükmedemez.

Aurelius’un yaklaşımında gerçek güç, konuşarak kendini ispatlamak değil; tepkiyi seçebilme özgürlüğüdür.

Çünkü:

▪️Öfke anında susabilmek → kendine hâkimiyet
▪️Haklıyken bağırmamak → karakter
▪️Kışkırtıldığında sakin kalmak → üstünlük

Sen konuşmadığında: Karşındaki kendi boşluğuyla yüzleşir.

Oyun kuramaz

Seni okuyamaz

Ve en önemlisi: Kontrol sende kalır.

Sessizlik burada pasiflik değildir.

• Stratejik geri çekilme.
• Duygusal disiplin.
• İç egemenliktir.

Unutma —İnsanlar seni sözlerinle değil,
sustuğun anlarda ne yaptığınla tartar.

---


26/04/2026
26/04/2026
24/04/2026

Finansal hizmetler şirketi Remitly tarafından 2026 yılında gerçekleştirilen ve 26 farklı ülkeden yaklaşık 4.700 kişinin katıldığı küresel anket sonuçlandı. Katılımcılara yöneltilen “Sizce dünyanın en nazik ülkesi hangisi?” sorusuna verilen yanıtlar, bir ülkenin nezaketi adeta bir yaşam disiplini haline getirdiğini gösteriyor:

1️⃣ Japonya — %35.2 (Ezici bir farkla birinci!)
2️⃣ Kanada — %13.4
3️⃣ Birleşik Krallık — %6.2
4️⃣ Çin — %3.1
5️⃣ Almanya — %2.8
6️⃣ Filipinler — %2.3
7️⃣ İsveç — %2.3

Neden Japonya Bu Kadar Önde?
Japonya’nın listedeki rakiplerine attığı dev farkın arkasında sadece “teşekkür etmek” değil, köklü bir sosyal felsefe yatıyor. Japon kültüründe “Omotenashi” (karşılık beklemeden ağırlama) ve “Wa” (toplumsal uyum) kavramları, bireyin kendi isteklerinden önce başkalarının konforunu düşünmesini sağlar. Selamlaşırken eğilmek (bowing), dildeki saygı ekleri ve toplu alanlarda başkalarını rahatsız etmemek için gösterilen olağanüstü çaba, bu algıyı dünya çapında sarsılmaz kılıyor.

Daha Fazlası için:

24/04/2026

“Benzemek istemediğin insanlarla vakit geçirme.”Dedem böyle derdi.
O zamanlar basit gelirdi.
Bugün anlıyorum… bu bir uyarıymış.
Çünkü insan, fark etmeden dönüşür.
Beraber güldüğün insanların
alışkanlıkları sana sızar.
Bakış açıları zihnine yerleşir.
Standartları senin standardın olur.
Ve bu çok sessiz olur.
Bir gün fark edersin:
Eskiden “asla” dediğin şeylere
artık “normal” diyorsun.
Sürekli şikayet edenlerin içindeysen,
sen de çözüm değil sorun konuşmaya başlarsın.
Drama sevenlerin içindeysen,
huzur sana sıkıcı gelmeye başlar.
Disiplinsiz bir çevredeysen,
hedeflerin ağır ağır erir.
Bu kibir değil.
Bu matematik.
“Ben bu insanların ortalaması olmak istiyor muyum?”
Çünkü oluyorsun.
Göz yumdukların,
sessiz kaldıkların,
alkışladıkların…
hepsi kimliğini yazıyor.
Ve işin en kritik kısmı:
İnsanlar çoğu zaman kötü çevrede kalmaz…
inandıkları için kalır.
“Yalnız kalırsam değerim düşer.”
“Uyum sağlamazsam dışlanırım.”
“Herkesle iyi geçinmek zorundayım.”
İşte bu çekirdek inançlar,
insanı aşağı çeken ortamlara bağlar.
Ama gerçek şu:
Çevren sadece hayatını etkilemez.
Kim olmayı normal gördüğünü belirler.
Bu yüzden bazı insanlar büyür,
bazıları aynı yerde döner durur.
karakter…sandığın gibi sadece içerden gelmez.
Karakter de bulaşır.

20/04/2026

Hikaye 1936 yılında Denizli'nin Acıpayam ilçesinde görevli öğretmenlerin pikniğe gitmeleriyle başlıyor.

Öğretmenler piknik yaparken keçilerini otlatan küçük bir çoban çocukla karşılaşır.
Çobanı yanlarına davet edip çay ikram ederler ve ismini sorarlar.
Küçük çoban ürkek bir sesle cevap verir: Hüseyin...

Hüseyin’e öğretmenler yanlarındaki gazeteyi verip okumasını isterler. O tarihlerde okuma yazma bilenlerin sayısı o kadar azdır ki... Okuma öğrenenlerin diplomaları bizzat valiler tarafından imzalanır...
Hüseyin okuma bilmediği için gazeteyi eline almayı kabul etmez...

Öğretmenler bu kez yaşını ve neden okula gitmediğini sorar...

12 diye cevap verir ve ekler: 3 yaşımda annemi kaybettim, 11'imde de babamı...

Hüseyin ile süre sohbet eden öğretmenler, çocuğun aslında çok zeki olduğunun farkına varırlar. Mutlaka okuması gerektiğini tembih ederler...

Hüseyin, karşılaştığı öğretmenlerin verdiği destek ve heyecanla Denizli’de parasız yatılı okumaya başlar.

Bir süre sonra katıldığı bir matematik yarışmasında Hüseyin’e bir kitap hediye edilir.
Hüseyin kitabı bir gecede bitirir.

Ertesi gün Fen Bilgisi öğretmenine gider, "Bu kitapta eksiklik var” der...

Öğretmen şaşırır. Çünkü Hüseyin’in bahsettiği eksiklik, Görecelilik Teorisi hakkındadır. Söz konusu teorinin önemli bir parçasının kitapta olmadığını fark etmiştir Hüseyin.

Fen öğretmeni konuyu İTÜ'nde kendi hocası olan rahmetli fizik profesörü Nusret Kürkçüoğlu’na mektup yazarak iletir. Nusret hocadan şu yanıt gelir: “Hüseyin liseyi bitirince İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gelsin”

Ve Hüseyin mezun olunca İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gider. Denizlili öksüz ve yetim çoban Hüseyin, orada da birtakım çalışmalar yapar ve çalışmalarını hocaları anlayamaz. Hocalarından biri, "Bu çalışmalarını bilse bilse Amerika Boston'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde (MIT) görevli Prof. Dr. Morse bilir' deyip mektupla ona gönderir.

Prof. Morse’dan da şöyle bir cevap gelir: “Hüseyin’in bu yaptığını 5 sene önce bir grup buldu,ama bunu Hüseyin’in tek başına bulması olağanüstü bir şey. Biz Hüseyin’in tüm masraflarını karşılayacağız, Amerika’ya gelsin”

Yıl 1952... Hüseyin yüksek elektrik mühendisi olmuştur. Anne baba yok. Köyünün insanları son derece fakir. Bir gazete kampanya yapar ve toplanan paraylaHüseyin Amerika'ya giden bir gemiye bindirilir.

Hüseyin, MIT’te Prof Morse’un karşısına geçer. Morse, Hüseyin’in tez hocası olacak ama Hüseyin’in İngilizcesi de iyi değil. Anlayamıyor pek Morse’un dediklerini. Hocasına “Write on the blackboard” der. Prof. Morse da Hüseyin’in tez konusu olacak konuyu tahtaya yazar ve Hüseyin de bunu defterine geçirip üniversiteden ayrılır.

MIT’te genelde tez konuları 5 senede, 9 senede bitirilebiliyor olmasına rağmen Hüseyin çalışmasını 3 ay sonra bitirip hocasının karşısına çıkar.Morse birkaç gün sonra tezi inceleyip Hüseyin’i çağırır. “Senin tezin bitti. Ancak burası MIT. Biz burada böyle hemen doktora diploması veremeyiz. Sen git istediğin dersleri al, 2 sene sonra gel” der.

Hüseyin 2 sene sonra doktorasını alıp bu kez Princeton Üniversitesi'ne gider. Orada ünlü fizikçi Albert Einstein ile birlikte çalışır.

Birkaç yıl sonra Boston’a geri dönüp icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başlar. Burada bilgisayarlar ile konuşmanın onlara talimat vermeye yönelik projeler yürütür. Sesle kumanda edilen bilgisayarı ilk defa1960’ların başında Hüseyin Yılmaz yapar.

1958 yılında, çalışmalarını yakından takip ettiği Albert Einstein’in kendisi kadar ünlü fonksiyon teorisinde eksikler tespit eder ve bunu bir mektupla kendisine bildirir. Ancak mektup ulaşmadan Einstein ölür. Yılmaz, bu hatayı ünlü bir bilim dergisinde yayımlayınca akademik dünyada adeta kıyamet kopar. Bilim dünyası ikiye bölür ve Einstein’in kuramına karşı Yılmaz kütle çekim kuramı da literatüre girer. 27 Ocak 2013'te ise ABD'de vefat eder.Bugün dünyada çok popüler olarak kullanınan Siri, Google Now, Cortana gibi bütün programlardaki sesli komut sistemin mucidi Prof Dr Hüseyin Yılmaz'dır.

Bir öğretmen bütün dünyayı değiştirebilir......

PROF..HÜSEYİN YILMAZ...1924 -2013...

Alıntı

10/09/2025

BİR EŞEK ÖYKÜSÜ...
Antik Yunan döneminde (MÖ 620-560 yılları arasında) Ege'de yaşayan ünlü masalcı Ezop'un iki bin altı yüz yıldır canlılığını yitirmeyen öyküsü:
Hikáye bu ya...
Bir inek, bir beygir, bir eşek, etrafa dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye
ve üç yıl sonra buluşmaya karar verirler...
Her biri başka yöne gider.
Aradan üç uzun yıl geçtikten sonra buluşma yerine önce inek ve beygir gelir...
İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış,
adeta çökmüştür.
Beygir merakla sorar: 'Nedir bu halin inek kardeş?'
İnek acıklı bir şekilde içini çekerek anlatır:
'Sorma beygir kardeş... Bu insanlar çok merhametsiz...
Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı.
Bir inek daha bulup onu yanıma koyarak bizi çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş.'
Beygir de acı acı başını sallayarak anlatır:
'Ah, sorma...
Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler, ses çıkaramadım. Biri indi, öbürü bindi! Binmedikleri zamanlar zincire vurdular.
Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğinde arkama kocaman bir araba bağladılar.
Bu sefer birçoğunu yeniden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça, daha hızlı gitmem için kırbaçladılar.
Canımı zor kurtardım inek kardeş.'
İnek ve beygir böyle konuşurken uzaktan eşek görünür. Hayli neşelidir. Islık çala çala, taşlara tekme ata ata, hoplaya zıplaya gelir. Mutludur. Üstelik şişmanlamıştır.
Tüyleri pırıl pırıl parlamakta, gözlerinin içi gülmektedir.
Üzerinde lacivert takımlar vardır.
İnek ile beygir şaşırmış bir şekilde,
'Nedir bu halin? Neler oldu?
Neden böyle zevkten dört köşesin?'
diye sorarlar.
Eşek keyifli bir şekilde anlatır:
'Sizden ayrıldıktan sonra uzakta bir memlekete vardım. Birisi yukarı çıkmış bağırıyor,
bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu.
Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım.
Benim bağırmamı bilirsiniz, yeri göğü inletirim.
Sesimi duyan benim yanıma koştu, duyan duymayana haber verdi, etrafım insanla doldu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım.
Haktan, hukuktan, refahtan,
adaletten filan bahsettim...'
'Eee, sonra ne oldu?'
'Ne olacak beni başkan seçtiler!'
'Deme yahu..
Yani sen başkan mı oldun?'
'Evet...
Bir şey yapmama gerek kalmadı.
Ben bağırdıkça onlar 'Seninle gurur duyuyoruz' diye alkışladılar.
Ben de yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım!'
'Pekiii, senin eşek olduğunu anlamadılar mı yahu?'

'Valla, yarısı anladı
ama
diğer yarısına anlatamadı!'


---
Hürriyet
Alıntı

10/09/2025

ÇİMENTO KAĞIDI (İBRETLİK)
Sevgi Hoca… Yıllarını yurt dışında eğitimcilikle geçirmiş, sonra dönüp İstanbul’un en güzide kolejlerinden birinin müdiresi olmuş kıymetli bir ablam… Bir gün bana öyle bir hatırasını anlattı ki, yüreğimde hem derin bir sızı hem de tatlı bir umut bıraktı. Gelin, o anıyı kendi ağzından dinleyelim:

“Faruk Bey, bundan yıllar önceydi. Okulumuzda büyük bir tadilat vardı. Yaz tatilinde bitirmemiz gerekiyordu. Ortalık tam bir şantiye alanıydı. O gün de üniversite sınav sonuçları açıklanacaktı. Yönetim katında küçük bir köşeye sığınmıştık. Bilgisayarın başına geçtik, öğrencilerimizin sonuçlarını görmeye başladık.

İyi derece beklediğimiz çocuklar zaten kazanmıştı, burslu olanlar yine iyiydi. Ama diğerleri… Ah Faruk Bey, onca imkâna, onca emeğe rağmen çalışmayanlar vardı. Gencecik fidanlar ama dal budak veremiyorlar. Elim ayağım boşaldı, çok üzüldüm.

Tam o sırada sekreterim kapıda bekleyen bir işçi gencini fark etmiş. Üzerinde tulumlarıyla kıvranıp duruyormuş. Meğer o da sınava girmiş, sonucunu merak ediyormuş. Sekreterim, ‘Yaz numaranı bir kâğıda, biz bakarız evladım.’ demiş. Çocuk da ‘Ben zaten yazmıştım.’ diyerek bir kâğıt uzatmış.

Kâğıt elime geçtiğinde garip bir his kapladı içimi… Çünkü o kâğıt, bir çimento torbasından koparılmıştı. Hâlâ üzerinde çimento parçacıkları vardı. Ve işte o çimento kokan kâğıtta yazılı numaradan baktık ki, çocuk İTÜ’nün en iyi mühendisliklerinden birini kazanmış!

Yanıma çağırdım. ‘Gel hele buraya,’ dedim. O alın teriyle yoğrulmuş yavrumun alnından öptüm. ‘Aferin sana evladım!’ dedim. Ama gözümde hep bir taraftan bizim haytalar vardı. Onca imkân, onca para, özel ders, kurs, imkan… Sonuç? Koca bir hiç. Ama bu gariban çocuk yaz tatilinde inşaatlarda çalışarak hem harçlığını çıkarmış hem de hayalini kurduğu üniversiteyi kazanmış.

Yalnız yüzü pek gülmüyordu. Meğer babası yokmuş. Yurt parasını, harcını nasıl ödeyeceğini düşünüp duruyormuş. Derken utana sıkıla, ‘Hocam, bir de kardeşim girdi, ona da bakar mısınız?’ dedi.

Baktık… O da yine İTÜ’de yüksek bir mühendislik kazanmış!

Ne diyeyim Faruk Bey? Allah’ın hikmetine bakın! Hemen birkaç varlıklı velimizi organize ettim. O iki kardeşi üniversite hayatları boyunca güller gibi okuttuk. Ama o gün elimde tuttuğum çimento torbasından koparılmış o kâğıdı hiç unutamadım. Uzun süre derslerime götürdüm, öğrencilerime gösterdim. Çünkü o kâğıt tek başına bir kitaptı, bir ders kitabı!

Ve bana bir kez daha öğretti ki, çocuklara sunulan imkânların, dökülen paraların hiçbir hükmü yok… Asıl mesele gönül ateşidir. Sihirli kelime tek bir şeydir: Motivasyon.”

Dostlar, işte hayat bazen bir çimento kağıdına yazılır. Ve o kağıt, en pahalı defterlerden daha kıymetli olur.

Faruk Öndağ

09/09/2025

Ahlak filozofu Sokrates, 51 tane jüri önünde yargılanıyor ve idam kararı veriliyor, baldıran zehri ile öldürülüyor.
Ondan önce sevenleri, "seni hapishaneden kaçıralım" diyorlar. "Bu ahlâksızlıktır" diyor ve kabul etmiyor.
Uydur kaydır sözlere başvur jüri seni affedebilir deselerde ahlak filozofu bunu da kabul etmiyor.
Tarihe geçen savunmasında idam kararı veren jüriye şunları diyor.
"Ölümden korkulmaz, çünkü ölümün çaresi var. Ölürsün kurtulursun.
Ama yanlış yapmanın çaresi yoktur.
Yaptığınız yanlış kıyamete kadar sizinle birlikte gelecektir."
Bugün 2500 yıl geçmesine rağmen, Sokrates'in ismini bilmiyen yok.
Peki onu mahkum eden jüri heyetinin isimlerini bilen varmı?
Yok!
"Şu hayatı öyle bir yaşa ki kapanışta kendini alkışlayabilesin..."


---

..

Address

Medrese Mahallesi Final Dershanesi Altı Bina 5 Kat 4/43
Yozgat
66100

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Şöhretli Emekli Danışmanlık posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Şöhretli Emekli Danışmanlık:

Share