30/10/2026
Evliya Çelebi, hocasına ders veriyordu.
On yedinci yüzyıl İstanbul’undayız. Evliya Çelebi'nin babası Derviş Mehmed Zıllî, sarayın kuyumcubaşısı. Genç Evliya Çelebi, babasının dükkânında zanaat öğrenirken, orada kuyumculuk yapan Simyon’la da vakit geçiriyor.
Seyahatnâme’sinde anlattığına göre, çocukluğundan beri tanıdığı bu gayrimüslim kuyumcunun okuduğu tarihten hikayeleri dinleyip aklında tutuyor Evliya Çelebi. Fakat aralarında karşılıklı bir ders alışverişi var. Bunu kendi sözlerinden okuyalım.
“Hakir Simyon’a Şahidî Lügatını okuturdum. O bize Aleksandıra yani İskender-i Zülkarneyn Tarihi’ni okuturdu.”
Simyon ona İskender tarihini okuturken, Evliya da Simyon’a Farsça öğreten bir sözlük okutuyor. Üstelik bu sözlük şiirle yazılmış. Muğlalı İbrahim Şâhidî’nin hazırladığı, kelimeleri beyitlerle öğreten ve Mevlânâ’nın eserlerini anlamaya da yardımcı olan bir kitap.
Düşünsenize, bir kuyumcu dükkânında tarih dinleyen genç, kendi bildiğini de karşısındakine öğretiyor. Birbirlerinin hem hocası hem talebesi oluyorlar.
Evliya Çelebi'nin hayatında medrese eğitimi de var, musiki dersleri de. Bu hatıra ise insanın yetişmesinde gündelik sohbetlerin, yanında bulunduğu insanların ne kadar kıymetli bir yeri olabileceğini düşündürmüyor mu? Nitekim dükkânda dinlediği o anlatıları, yıllar sonra İstanbul’un tarihini yazarken hatırlayıp Simyon’un adını da anıyor.
Belki Simyon’un, adının yüzyıllar sonra da hatırlanacağından haberi bile yok. O, bildiğini yanındaki gençle paylaşıyordu.
Çocuğumuzun çevresinde, bildiğini paylaşmaktan hoşlanan ve ondan bir şey öğrenmeye de gönüllü insanlar bulunması ne büyük talih. Böyle bir sohbetin nerelere uzanacağını kim bilebilir?
Evliya Çelebi, Günümüz Türkçesiyle Seyahatnâme, İstanbul, 1. cilt, 1. kitap, s. 50.
(Nasıl, zaman makineme binip çektiğim selfie güzel olmuş mu?)